Ters Yüz

- İnanılmaz!
- Sanki başlarına geleceklerden haberleri yokmuşçasına…
Sokaktan geçen insanlar evin önünde durmuş şaşkınlık ve öfkeyle karşılaştıkları manzarayı tartışıyorlardı. Onlarca yıl aynı sokaktan aynı saatte geçmişler ve hiçbir zaman böyle bir şeyle karşılaşmamışlardı. Aralarında başka komünitelerden DK-11’e taşınanlar da vardı ancak böylesi onlar için de yeniydi. Gördükleri sadece yeni değil, pek çoğu için sarsıcıydı da. Bazıları gördüklerinden iğrenmiş, 14a’ya bakmamak için kendilerini sokağın iki tarafına eşit mesafelerde dizilmiş simetrik evlerine atmışlardı bile. Sokaktaki evlerin bazılarında birilerinin olduğu artık belli olsa da evlerde alışılmadık bir durgunluk vardı. Kimisi dayanamayıp pencerelerine çıkmış, kimisiyse bir koltuğa çökmüş öylece oturuyordu. Diğer taraftan büyük bir kalabalık hala 14a’nın karşısındaki kaldırımdan kımıldamıyor, gördüklerinden duydukları rahatsızlığı birbirleriyle paylaşıyorlardı. Lanetler havada uçuşuyor, arasıra kendisini tutamayan birileri 14a’ya doğru koşmaya başlıyor ancak komşulardan birileri buna engel olmak için hemen atılıyordu. Kendilerinden geçenleri sakinleştirmek için “nasıl olsa birazdan gelecekler kardeşim, o zaman hak ettiklerini bulacaklar” denmesi en başta yeterli gibi gözüküyordu. Ancak verilen güvenceye rağmen hala sakinleşemeyenler vardı. Tek çare, onları evlerine sürüklemek ve ortalık durulana kadar evlerine kilitlemekti.
Bu sırada sokağın bir ucunda sıra halinde birbirini izleyen koyu yeşil, demir yığını, yüksek araçlar belirdi. Ağır bir şekilde kalabalığa doğru ilerliyorlardı. Onlar geldiğinde olacakları herkes biliyordu. Araçlar 14a’nın önünde duracak, ortadaki araçlardan sürü halinde Kahverengililer inerken konvoyun önü ve arkasındaki araçlarda hiçbir hareket olmayacaktı. Sokaktaki kalabalığa evlerine girmeleri yönünde birkaç anons yapılacak ancak kimse evlerine girmek için zorlanmayacaktı. Olacakları herkesin görmesi arzulanan bir şeydi. Kahverengililer, muhtemelen 14a’ya girmeden önce evdekilerin dışarı çıkması çağrısı yapacaklar, daha sonra kapıyı kırarak kendileri içeri gireceklerdi. Kimse 14a’dakilerin dışarıya kendi istekleriyle çıkmasını beklemiyordu. Daha önce kendi ayaklarıyla Kahverengililerin yanına giden kimse olmamıştı. Onlar içeriye girdikten sonra olacaklarıysa kimse tam olarak kestiremiyordu. Bazen içeriye girip yakaladıklarını karga tulumba dışarıya çıkarır, öfkeli kalabalığın arasından geçirirlerdi. Kimi zaman yakalananları büyük şeffaf plastik çantalar içinde götürürlerdi. Bazense içeriye girer ve biraz sonra binayı alevler eşliğinde terk ederlerdi. Yanan binalara kimse karışmazdı. Evler ahşaptan yapıldığından kolaylıkla yanar, ertesi gün bir kül yığını haline dönüşürlerdi. Her evin arasında belli bir mesafe olduğundan yangının başka evlere sıçrama ihtimali yoktu.
Kahverengililer kalabalığın önünde araçlarını durduklarında 14a’da yaşayanlar hala birleşmeye devam ediyorlardı. Büyük ihtimal evin arka odasındaydılar. Sanki hiçbir şey olmuyormuşcasına hareket ediyorlardı ancak böyle bir şeyi düşünmek bile delilikti. Son yirmi senedir herkes yaptıklarının sürekli izlendiğini, evin veya herhangi bir binanın neresinde olursanız olun harekete duyarlı kameralardan elde edilen görüntülerin binanın dış duvarlarına yansıtıldığını biliyordu. Böylelikle herkes birbirini izleyebiliyor ve uygunsuz davranışlarda bulunanlar, toplumsal değerleri hiçe sayanlar hemen tespit ediliyordu. Fabrikalarda verimli çalışmayanlar da anında bildirilebiliyordu. Toplum düzeninin sağlanması, aykırı ve gereksiz davranışların elemine edilmesine bağlıydı. Son yirmi senenin getirdiği refah ve huzur ortamı birbirini sürekli denetleyen gerçek kardeşlerle mümkün olmuştu. Kimse diğer kardeşlerı hakkında gereksiz bildirim yapmıyordu ancak yine kimse bildirim yapmaktan cekinmiyordu. Bunun ne kadar ciddi olduğunu ve hiçbir geri dönüşü olmadığını herkes biliyordu. Kahverengililerin bir bildirim aldıktan sonra yapılanı cezalandırmamaları sözkonusu olamazdı. Her şey apaçık ortada olduğundan herhangi bir yargılamaya gerek yoktu; yapılanlar ve cezaları Kahverengililer olay yerine gelmeden belliydi.
Tüm her şeyin olup bitmesi sadece birkaç dakika sürdü. Beklenildiği gibi Kahverengililer kalabalığın önünde araçlarından indiler. Kalabalığın sakinleşmesi yönünde birkaç anons yapılırken bir grup Kahverengili 14a’dakilere son uyarılarını yaptı. Olayın başından sonuna kadar olduğu gibi yine şaşırtıcı bir biçimde 14a’da birleşmekte olan çift hiçbir şey olmuyormuşcasına yaptıklarına devam etti. Bu tepkisizlik üzerine kendinden geçip eve saldırmak isteyen birkaç kişiyi Kahverengililer etkisiz hale getirdi. Bu sırada bir grup Kahverengili kapıyı kırarak eve girdi. Birleşmekte olan çiftin yanına kadar gidişlerini herkes izledi. Tam çiftin birleşmesini engelledikleri sırada görüntü dondu. Görüntünün donması da beklenmedik bir durum değildi. Her zaman Kahverengililer tam ilk müdahaleyi yaptiklari sırada kanunkırıcıların yuzlerindeki dehşet veya delilik duvarlara yansıyan son görüntü oluyordu. Bu kez 14a’nın dış yüzüne yansıyan son görüntü, yüzünden kanlar fışkıran bir adam ve tam o sırada boş bir yüz ifadesiyle yere düşmekte olan bir kadın ile onlari etkisiz hale getiren Kahvrengililerin görüntüsüydü. Bundan birkaç dakika sonra Kahverengililer evi terk ettiler. Ne kolları arasında birileri, ne de yanlarında şeffaf çantaları vardı. Evi terk etmeleriyle evden alevler yükselmeye başlamıştı.
İkinci türün yaratılışı
Aşağı bir türün yaratılması uzun süre tartışılmıştı. Bir grup bunun turculuk olduğunu ileri sürse de çoğunluk karşısında oldukça sessiz kaldılar. Genel görüş aşağı bir türün yaşam standartlarımızı olumlu yönde etkileyeceği yönündeydi. Aşağı bir tür daha az kişinin ağır işlerde çalışması anlamına geliyordu. Hatta bazı alanlarda çalışma saatleri çok aşağılara düşürebilirdi. Uygun programlama ve kesintisiz denetimle bir sorun çıkmayacağına herkes hem fikir oldu. Karşıt grup projeyi etik bulmadığını açıkladı. Başka canlıları sömürülemeyeceğini ve projenin sadece şirketin çıkarları için geliştirildiğini ileri sürüyorlardı. Yeni türün tamamen bizim elimizden çıkacağını, dolayısıyla duygu ve düşüncelerini de istediğimiz yönde şekillendirebileceğimizi gözardı ediyorlardı.
Projenin yönetim tarafından onaylanmasının hemen ardından protesto gösterileri başladı. Yüzlerce kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanların sistem karşıtı bir grupla bağlantısı ortaya çıkarıldı. Gözaltına alınanlardan çok azı serbest bırakıldı. Bazıları gözaltındakilerin projenin testleri için kullanıldığını iddia ettiler ama buna kimse inanmadı. Serbest bırakılanlara iki seçenek sunuldu. Ya şehirden ayrılıp gelişmemiş bölgelere taşınacaklar ya da şehirde kalıp daha uzun çalışma saatlerini kabul edeceklerdi. Gözaltına alınanların projede kobay olarak kullanılacağı açıklamasını yapan gruptaki birkaç kişi hariç hepsi uzun çalışma saatlerine razı olup şehirde kaldı. Sisteme karşı işledikleri suçlar çiplerine işlendiğinden sürekli gözlem altında tutulmaları sorun olmadı. Asıl korkulan şehirden ayrılan grubun eylem yapma ihtimaliydi. Sabotaj ihtimaline karşın projenin şehirden uzak bir tesiste başlatılmasına karar verildi. İlk sonuç iki yıl geçtikten sonra alındı. Üçüncü yılın sonunda artık üretime geçildi.
Kaşık, kızlara aşık

*der iz no spuun
Bir zaman önce sık sık hoşlandığım kadınlardan biriyle görüşmeye başlıyoruz. Tabi sık sık hoşlandığım biri olunca, kimyamızında uyuşuyor oluşu ve baharın verdiği egzantrik duygular sebebiyle midemde kelebekler uçuşmaya başlıyor. Ardından bir kez daha buluşuyoruz, her şey güzel. Olanca kuulluğumu koruyorum, olanca kuulluğumla bir şey yapmıyorum. Arada, bir holivud filminde duyduğum “üçüncü buluşmada da öpüşmüyorsa geydir” muhabbeti aklıma geliyor. Kendimi üçüncü buluşmaya saklıyorum. İyi bok yiyorum. Ben beklerken başkası giriyor devreye. Ortaokul yıllarında hoşlandığım bir kızın bana ilan-ı aşk edeceğini düşündüğüm bir anda başkasına olan aşkını anlatışı geliyor aklıma. Ama bünyede kuulluk olunca ve kimyalar her daim uyuştuğundan üçüncüyü birinci ağızdan dinlesek de muhabbet bozulmuyor. Eğlenceye devam. Yine de bir ihtimal diyerek açık kapı bırakmaya da devam. Kapı açık ama ülkeden çıkmak zorunda kalınca o açıklık bir anlam ifade etmiyor. Ben ayrılıyorum ülkeden, o da üçüncüden ayrılıyor. Tabi bir küfür ediyorum kendi kendime. Ulan diyorum, şimdi ben dönerim başka biri olur, ben giderim tekrar ayrılır. Böyle de trajikomik bir hayat. Sürekli gidip geldiğimden acaba diyorum o gidiş gelişlerimden birinde tutturabilir miyim? Nah tuttururum. Hoca sınıfa bir soru sorar. Soruyu bildiğinizden sizin de parmağınız kalkar. Başkalarının parmaklarını görür hoca ve sizi kaldırmaz. Daha doğrusu ilk sizi kaldırmaz, sorunun cevabını aldıktan sonra size dönüp “evet, sen ne diyeceksin” diye sorar. “Eheh.. yok bir şey. Ben de aynısını söyleyecektim” dersiniz. Şimdi karşılıklı oturuyoruz eskiden bir sonraki kızarkadaş olan kişiyle, bir şey söyleceğim belli hal ve tavırlarımdan. Diyor, “dayanamıyorum, sen başlamadan bir şey anlatayım, osman’a aşık oldum =))))” Tabi sonra soruyor, “sen ne diyecektin?” hah…işte o an dersteki gibi “ben de aynı şeyi diyecektim” diyemiyorsun. “eheh” diye eblek eblek gülmekle yetiniyoruz. O yüzden işte garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı şey, benim elimde beklemek var. çünkü patates.
*kendi çizimlerimle
Ayrılık
Bir daha beraber olamayacağını, “bir” olamayacağını bilmek….bunu bile bile gidişini, kayboluşunu izlemek….
yanağından aşağıya usulca süzülen gözyaşı damlaları…hüznün etkisiyle gücünü kaybeden kaslardan muzdarip dudak kenarları…
Biz birdik, beraber bir bütündük…en baştan biliyorduk ayrılacağımızı…ama o ilk anın yarattığı mutluluk kör etmişti bizi…o ilk an, huzur kaplamıştı bünyeyi…oysa ayrılık düşündüğümüzden de yakındı…
Seni orada görünce dehsete düşmüş, haklı bir gurur duymuştum. “İşte bu” demiş, orgazmik bakışlar atmıştım. Marlon Brando’nun pis sırıtışı bile kaybolurdu seni görebilseydi. Akan sular durmuştu o an. Akan sular durgundu zaten….ama akan sular hep durmayacak, sular akmaya başlayacak, girdaplar oluşacaktı…
Son an…
hatırlıyorum…
döne döne girdapta kayboluşun…
Çok şey anlatıyordu bana bakışın. Beki de benim yaptığımı biliyordun.
Bakışlarımız son kez buluştuğunda artık her şey bitmişti…
Her şeyi ben bitirmiştim.
Sessizce “güle güle” demiştim son anda.
Güle güle deyip çekmiştim sifonu…

*kendi çizimlerimle
Türkiye İftiharla Sunar: TOKİ Sudan Toplu Mezarları

Ömer el Beşir yönetimiyle AKP hükümetinin sıkı ilişkilerinin bir neticesi olarak TOKİ, Sudan’da okuldu şuydu buydu yaparken toplu mezar ihalesinden de alnının akıyla çıkmış. Bir toplu mezar cenneti olan Türkiye’nin en güçlü sektörünün, Afrika’nın eli kanlı devlet adamlarından birinin ülkesinde iyi işler çıkarması bundan başka sonuç getiremezdi elbet. Mutluyuz, gururluyuz!
*kendi çizimlerimle
Fi Ülkesindeki Hırsızlık Vakaları ve Gerizekalılar

Fi ülkesinin sakinleri pek sakinmiş. Ötekilerin başlarına gelenlerin farkına varmazlarmış. Ötekiler onlar için sadece istatistikmiş. Ama günün birinde Fi ülkesinde bir hırsızlık olmuş. Sonra ikinci, sonra üçüncü, dördüncü, beşinci derken gırla hırsızlık olmuş. Hırsızlığı yapan şehrin kenarlarında oturan şu kokan insanlarmış. Bunun farkına varan Fi ülkesinin varlıklı ve değerli bir gerizekalısı bir duvar örmeyi teklif etmiş. Diğer gerizekalılar da kendisine hak verince ötekilere istatistik olmaktan çıkıp tehdit olmanın cezasını vermeye karar vermişler ve Fi ülkesinin kenar mahallelerini duvarla çevirmişler. Böylece açlıktan ağzı kokan ve utanmadan hırsızlık yapan yaratıkların Fi sakinlerini rahatsız etmeleri engellenmiş.
Aradan biraz zaman geçmiş. Günlerden bir gün Fi ülkesinin sakinlerinden birinin giysileri çalınmış. O kadar önemli bir giysiymiş ki çalınan, o giysiden başkası bilmem kaç yüz para verip aldığı pantolonunun üstüne gitmediğinden pantolunu hiç giyemez olmuş. Tüm Fi sakinleri buna çok üzülmüş, çok bozulmuş, çok hiddetlenmiş. Düşünmüşler, taşınmışlar ve bu giysiyi sadece şehrin kenar mahallelerinde yaşayan yırtıp pırtık giysili şeylerin çalmış olabileceğine karar vermişler. Bir gerizekalı çıkıp “bir duvar örüp yırtık pırtık giysili şeylerin huzurumuzu kaçırmasına engel olalım” demiş. Böylece gerizekalı Fi sakinleri bir duvar daha ormüşler.
Bir zaman sonra Fi sakinlerinden birinin yazlık ayakkabıları çalınmış. Aynı ayakkabılara sahip bir başka Fi sakini daha gördüğü için ayakkabıları kullanmayı düşünmüyormuş ama, biri nasıl olur da ayakkabı koleksiyonunu bozarmı;. “olcak iş deYil yanee”. Diğer Fi sakinleri bunun olmayacak iş olduğuna karar vermişler, kızmışlar, çıldırmışlar, sinirlerinden çıkıp alışveriş yapmışlar ve derken bir gerizekalı çıkıp “bunu kesin kenar mahallelerde oturan çıplak ayaklı şeyler yapmıştır, bir duvar örüp onlardan kurtulalım” demiş. Diğer gerizekalılar bu fikri çok zekice bulmuşlar ve yeni bir duvar daha örmüşler.
Aradan zaman geçtikçe Fi sakinleri sürekli bir şeylerinin çalındığının farkına varmışlar ve moralleri bozulduğundan haagen-dasz dondurma yemiş, alışveriş yapmış ve daha çok duvar örmüşler. Duvar ördükçe içeride daha az gerizekalı kaldığından yeni örülecek duvarlar icin daha çabuk karar verilmeye başlanmış. Günler geçmeye devam etmiş. Sonunda bir gün bir hırsızlık daha olmuş. Herkes çok telaşlanmış, çok korkmuş, çok ürkmüş; alışveriş yapıp kendilerinden geçmişler. Sonra gerizekalının biri çıkıp “bir duvar daha örelim” demiş. Sonra bir an herkes dehşete düşmüş, çünkü artık şehrin içinde duvar ördürebilecekleri kimse yokmuş.
gerizekalılar…
*kendi cizimlerimle

there he was, ready for the day.














